20 Mart 2009 Cuma

Bir nedeni yok

''Ben seni kırmak için yaratılmadım. Uzun zamandır seni planlıyorum haksızca; cezalandırılacak kadar mı yabancı, tanınmaz, suç yüklüydüm ? Belki seni çok yıprattığımın, yaşamaya yönelik trafik işaretlerinin arasında yalnız bıraktığımın elbette farkına vardım ama her şey mi benim bu aleyhte var oluşumla açıklanabilir? Beni, başta sana olmak üzere kimliklere karşı saldırganlaştıran koşulları tek başıma ben mi oluşturdum? Seni kaybettim. Bunu biliyorum.

Seni kaybettiğimi sen çekip gitmeden önce de biliyordum. Ortadaydı. Beden ve kefalet ortadaydı. Senin hakkında tek nir satır bile yazmamamın gerekçelerini hiç düşündün mü? Sana olanları içten içe koruma savaşı mıydı sanki bu? Kuşkusuz! Hala da saygıyla ağlıyorum. Büyük bir tesadüfe yenildim. Büyük bir eksen kaymasıyla, sihirbazın şapkasında sıkışıp kalan tavşan gibi.''

-Bir nedeni yok yalnızca öptüm-
Küçük İskender.

19 Mart 2009 Perşembe

Gidiş-Dönüş meselesi



'' Yüreğimizin yufkalığı
hayat karşısında bizi yenik düşürdü
Mükemmeliyet taşıyan cümleler arasında
Bir yürek taşıdığının farkına varmak
Ne kadar yüceltiyor insanı
Bu yoğunlukta..''


''Hep yalnız yürürken düşüyor sorular gökten. Ya sevmiyorlar yalnızlığımı, ya yalnız kalamıyorlar oldukları yerde.''

Gözlerimden damlamamak için yüreğimi aşındıran gözyaşlarımla kendi kendime mırıldanmaktan başka çaremin olmadığı bu ıssız kalabalıkta, ardımda gölgen, aklımda yitikliğim yürüdüm.


'' Sen bana hiç gelmiş miydin...Bu kapı aralandı mı hiç! Hüznümden örülme o yüksek duvarı aşmaya çalışıp, kendini gözlerimden okumayı denedin mi? Sen bu kırık yüreğe dokunmayı hiç gerçekten istedin mi...
Yoksa beni ve aşkı aynı sayfanın farklı yüzlerinde saklamaktan başka bir şey değil miydi seninki?
Bilmiyorum...''

Ben bir yabancıyı sevdim dudaklarına dokunurken ve kendi içimden bana en az ben kadar yakın ve bazense ben kadar yabancı olanı sevdim. Yollar aramıza sıkışıp kalmış yaşanmamışlar ve söylenmemişler kadar uzun görünüyordu artık bana. Sonunda varlığının umuduyla yürüdüğüm bu karanlık yol bana seni verecekti ve belki de o zaman kararan bütün ışıklar yeni bir hayatın, yeni doğmuş bebek kokulu o heyecanlı varlığını dünyama sunacaktı. Ben kendi içimde kendi yüreğimin yanında taşıdığım bu yabancıyı belki de o zaman tanıyacaktım.

Zaman ızdıraplı bir süreçte seni ellerime buruk bir düş kırıklığı ile de olsa verdi sonunda. Seni benden koparabilecek ama yine de asla unuttuturamayacak o buzlu yollar sana çıktı sonunda. Peki ama nerdeydin? En karanlık gecemde parlayıp dünyaya yeniden gülümseten dokunuşunun düşleri her defasında uyanıp yeniden uyuduğum bu oyunsu uyku,en umutlu anımda kapanan ışıklar ve senin asla içinde olamadığım o uzak hayatın beni kendimle buluşturacağına inandığım bu şehirden hiç bilmediğim diyarlara cebinde beş kuruş umudu olmayan bir sen vurgunu olarak sürgüne gönderdi sonunda.

Ellerini tutarken aramızda sıkışıp kalan soruların nelerdi...Neden yüreğimi vermeye her şeyimle hazır olduğum insan tüm varlığı ile benim olamıyordu! Neydi korkutan...Neydi susturan o aşk kokulu dakikalarda...Sana aşık olduğumu bağırmak isterken cümlelerimi boğazıma dizen, üşüten, ürküten! Aramızda kalmış, sana dokunmamı engelleyen bu çetin yığın ve tam geldiğine inanmışken, yüreğindeki tüm acıları yüreğimde toplamaya hazırken, yeniden ama bu sefer gerçekten gidişin...

Hep sen istediğinde gelebildim yanına en uzaklardan. Ve sonra sen yanağıma bir öpücük kondurup beni hiçbir şey olmamış gibi o uzaklara yolladın. Yoksa boğazımda tıkanıp kalmış sözler, hıçkırıklar, itiraflar, isyanlar ve yüreğimde gizlediğim gözlerimle ele verdiğim hüzünler, özlem ; yoksa avuçlarımda sıkıca tutup kimseye göstermediğim AŞKın mı girdi aramıza? Bu kadar yakınken!

Hep yanında olmayı istedim. Kalbinin içinde yaşamak, gözlerinde gülmek, gözyaşlarımı gözkapaklarının altına saklayıp senin o güçlü ve kararlı duruşuna muzipçe gülümsemeyi istedim. Ben sana dokunurken hep bana aşık olduğunu duymayı diler, ümitsizlik anlarımda ise bunun senin için bir yenilgi olabileceğini düşünür ve sadece ben, bir tek ben, tek başıma senin o eğilmez varlığın ve aşılmaz yokluğun arasında tıkanıp kalırdım.

İstedim, çok istedim.Seni...
Kaçtın.
Yanında kalmama fırsat vermediğin anlarda bile senin ruhumu uyuşturan umuduna sarıldım.

Yine de inanıyorum... Sevdin beni. Ben senin denizinde yüzeyde gezinen en güzel deniz kabuğundum sense benim denizimde en dipte en gizli ve en özel köşede korunmaya alınmış olandın.

Sular akıp gidiyor şimdi. Sen, coşkun deniz, umarsızca dalgaların vuruyor kıyılara. Ve yağmurlu bir İstanbul akşamında usulca kumsala bırakıyorsun beni. Alıp başını sonra kendi dalganla boğuşmaya gidiyorsun.

Belki yorulacak, belki öleceğim...Ama bekleyeceğim değersiz bir kolye olarak bakire bir kıza hediye edilmemişse kabuğum... Rüzgarını da, serinliğini de o yüreğime dokunan mavilğini de al ve git...

Hep kendin için çekilen sularını al ve git...

Ne de olsa hiç bir gitme geri döndüremeyecek artık seni.


-------------------------------------------------------------------------------------


(2004 yılında herhangi birine ya da bir anıya atfetme kaygısı olmadan yazmış olduğum bu yazının üzerinden tam 5 yıl geçtikten sonra eksiksizce beni ifade ediyor olması nasıl açıklanır bilmiyorum.)

18 Aralık 2008 Perşembe

Hayalet

Hikaye basit. Adam ve kadının hikayesi. Yine... Bu kez farklı diyeceğim ..İnanmayacak mısınız ?
Kaç farklı tükettik bu hayatta? Kaç gerçek ve kaç yalan? Kaç göz bebeği değdi gözlerimize... Kaç elin teri bulaştı avuç içlerimize... Belki bir.. belki çok.. Belki de hiç. Hepsinin de ayrı bir hikayesi vardı. Ve hep farklı diye başlardı.

Öyleyse durun farklı bir hikaye anlatacağım size...

Sessiz ve solgundu hep bakışları.Bakmazdı ya pek aslında. Hep kaçardı gözleri. Bilmediğim ait olmadığım yerlere. Susardı çokca ... Buydu ağzından çıkan her kelimeyi böylesine değerli kılan. Az da olsa konuştuğu anlarda , kelimelerini vaad edilmiş bir ömür gibi dinler, bittiklerinde ölecek olurdum. Ölmezdim ama... Gerçeklerden kim ölmüş ki? Yalan mıydı onun aslı ? Her neyse...

''Kurumuş, içlerindeki son kor dahi tükenmiş birer enkazdı duygularım. Ara sıra içlerinde gezinir, geçmişten kalma taşlar toplar, ve üzerinde dumanları tüten , darmadağan olmuş o yıkıntının içinde kendimden kalan izleri süpürürdüm. Temizlerdim, son kez yıkar gibi bir ölüyü .. Öylesine yavaş ve hassas. Bir daha hiç dokunamayacağım gibi dokunurdum onlara... Günler geçerdi, nasıl geçtiklerini bilmeksizin. Düşünmeden, yaşamadan...Çok kez dinlendiğinden artık umursanmayan bir şarkı gibi gelip geçerdi hayat...Nakaratı ezberlenmiş, melodisi tüketilmiş...Her yeni gün doğumunda başa sarardı...Sanırdım ki bant koptuğunda bitecek...
Sonra bir gün...Hiç tanımadığım bir melodiyle uyandım... Uzaklardan gelen, bir o kadar da yakın...Nerden geldiğini, kime ait olduğunu bilmediğim bir şarkı. Dumanı tüten bir başka enkazın yıkıntıları arasında buldum onu. Yıllardır dönüp durmaktan usanmış bir plak kadar yorgundu...Elimi uzatıp çıkarmak istedim. Gelmedi... Öylesine yabancı , öylesine güzel bir şarkı.
İçine çekiyordu beni, büyülenmiş gibiydim. Zamana dair , hayata dair bildiğim bütün kalıpları yıkan bir şarkı... Tanıdık mı geldi bu cümle... Eski bir romandan belki.
İçine çekiyordu beni , dur diyemedim. Geçmiş , gelecek... Ben, diğerleri...Hepsi onun o büyülü sesi içinde yok olup gitmişti... Bir büyüydü belki... Ya da sadece bir rüya... Gözlerimi kapatıp onun melodisine bıraktım kendimi...Kendi şarkımı çoktan unutmuştum... Her gün söylediğim, sadece benim değil belki de bütün yakınlarımın ezberinde olan şarkım , uzayın sonsuz derinliğinde dalgalanıyordu sanki...Ama asla bende değildi. Notalarını dinledim onun, teker teker ayırt etmeye çalışarak...
Kendimi onun enkazının yıkıntıları arasında buldum sonra... Bir başka melodinin kolları arasında... Karanlıktı ... Soğuktu yine... Korunaksızdı... Ama huzurluydu. Geri kalan tüm yaşantımı bu karanlık yerde geçirebileceğimi düşündüm bir an... Kendime gelmem uzun sürmedi...''


Ait olmadığınız bir dünyada var olmak ne demek bilir misiniz ?
Başkasına ait bir melodiyi fısıldamaya çalışmak... Öylesine eğreti...
Hayallerinizin önünde kalpten bir duvar olması nasıl bir duygu ? Yaşadınız mı ?

''Kayboldum...Bilincim açık bir şekilde, her şeyi bilerek. Yok oldum belki... Avuç içlerinde başka bir kalbin attığını hissederek.. Ve hayatımda ilk kez gerçekten isteyerek... Gözlerimi delen bir çift gözün karşısında çaresizce bekleyerek, sonunu bilerek... İçlerinde bir zerre yaşam kıpırtısı taşımayan duygularımın yeniden uyanışına direndim... istemiyorum dedim, haddinden fazla istediğimden''

Önünüze çekilmiş koca bir duvarın delikleri arasından cenneti görmeye çalışmak...
Üzerinde dumanı dahi tütmeyen bir enkazın içinden bir bebek sesi duymak ne demek ?

'' Yaklaştım... Yenildim kendime...Ait olmadığım o dünyaya bıraktım kendimi. Nerde duracağımı, nerde nefes alacağımı, nerde yürüyeceğimi bilmeksizin...Şafak vaktindeki ayaz gibi keskin , karşı konulmaz ....
Karşı konulmaz olabilir miydi bir insan... Olamazsa neden karşı koyamıyordum... Bütün ezberlerimi yıkmıştın... Tanıdık mı geldi cümle...Eski bir romandan belki...
Bedenimi ve ruhumu ilk kez bu kadar yakın hissettim birbirine. İç içeydiler... Birdiler... Kendimi buldum sanki... Nefes alıyordum hala. Ordaydım... Acı cekebiliyordum, gülebiliyordum... Hissediyordum... Yaşıyordum. Ruhumda gel gitler yaşanıyordu, onunsa bedeninde. O yükseldikçe ben alçalıyordum sanki... Ben yükseldiğimde o yine yüksekteydi.''


Enkazın arasında bir bebek sesi... Bir umut, bir sevinç, akıtılmaya değer bir göz yaşı... Bir nefes...

Hiç söylenmeyecek cümleler kurmak ne demek bilir misiniz ?

Şafak vakti doğan aşklar vardır... Ne güneşin doğuşudur artık, ne de batışı... Kalırsınız o ara yerde... Şafak vaktinde.. Gün geceden çizgiyle ayrılır... Siz o karanlıkta kalakalırsınız... Çünkü bilirsiniz şafak vakti tam da ona alıştığınızı söyleyecekken alıverir elinizden geceyi bir başka gündüze vermek üzere...

Ve yeni gün hiç söylenemeyecek olan bir seni seviyorumla başlar...

Farklı demiştim ? Siz ne dersiniz ?

pasta !




Romantizmin italyan versiyonu böyle bişey olsa gerek :)

Amore, scrivo qualcosa pero tu non mi capisci mai... E oggi ho deciso scrivere per te pero lo sai mio italiano é una merda...allora, solo prova...

Scrivo ad un ragazzo piu bravo del questo mondo, ha un cuore grandissima, che mi ama , che pazzo di me :) Mi manchi tanto, ogni giorno che passa qui mi fa piu triste senza te...Pensare di te, pensare che c'é qualcuno mi pensa , mi ama mi far sentire piu forte. Ricordo tutto quello che abbiamo fatto in sieme, stare con te, abbracciarti, baciarti, fare l'amore... tutto..Ubriacare come pazzi, andare in spagna, milano, castelliri, e poi qui in istanbul , calcio di fenerbahçe, taksim in sieme...Ho passato un periodo che neanche in turco posso spiegare quanto bello era.

Ricordi questa pasta che hai fatto per me, era fantastica giogi...bello mio ti faccio imparare di cucinare anche altre cose perche stai diventando una pasta a causa di mangiar pasta ogni giorno :)

Mi manchi, non vedo l'ora febbraio...comunque ho dimenticato chiedere una cosa.

Mi sposi ? :) :)

ciao bello.

ayak izi


uzun zaman önce yazılmış bir yazı...Hiç okunmayacak bir yazı. Buzullar mı ? Hala yerlerindeler...

''bir iz bıraktık bugün...
yüzünü aylardır görmediğim karın sokaklardaki beyaz örtüsüne...
bir çift ayakkabı...biri 37 numara biri 43.
bilmem anlıyor musun konuştuğum dili?
ama benim hayatım bu işte...
hep karlar yağıyor değer verdiklerimin üzerine..
bir gün hiç bitmeyecek sandığım karların içine adına aşk dediğimiz kalelerden kurmuştuk.
sanırdım ki kar yağdıkca üzerimize kapattığımız çatı yükselecek ama öyle olmadı...
nerden geldiği belirsiz bir fırtınada yıkıldı bütün bize ait sandığım şeyler...
ayak izlerimizin üzerinden binlerce ayak geçti..
binlerce iz kaldı karışık..karman çorman...
buzlarında kaydım ayrılığın, yuvarlandım..
üşüdüm..dondum.
savunmasız kaldım...

-didemm, attenzione, cadrai!!
-düşmedim..tuttun işte..
ama bir bilsen, bu zamana kadar kaç gece eskittiğimi bu soğuğun içinde.

bugün çok kar vardı italyada.
izleri içimde duran kardan adamların, belki de yığınların arasında bulmaya çalıştığım bir kaç beyaz leblebinin, ve tabii ki sıcak şarabın adı bile anılmıyordu burda.
bilirdim ...kardan ''adam '' olmazdı...
ama yine de yürüdük beraber 37 ve 43 numara..
ve sen bilmiyordun bile attığın kar topunun çarptığı yerde ;
kalbimde;
kimse üzerime basıp geçmesin diye,
küresel ısınmanın bile eritemeyeceği
bir buzul sakladığımı.''


---giovanni'ye---

23 Kasım 2008 Pazar

Kasım

...mucizeydi bir yudum nefesi
hak ettiği,
çok görmeyen
karanlık bir geceye...
gece ki
özgürlük budalası mutlulukların
rüzgarda savruluşundan
doğdu
bir tesadüfün ellerine.